Hayat bazen insanın karşısına öyle tezatlar çıkarıyor ki, ekranın başında kahvenizi yudumlarken kendinizi bir anda modern çağın o debdebeli, gürültülü ve bir o kadar da acımasız felsefi dehlizlerinde buluyorsunuz. Bugün önümdeki haber akışına bakarken yine böyle bir uçurumun kenarında durdum. Bir yanda binlerce ışık altındaki devasa sahneler, stadyum dolusu bağrışmalar; diğer yanda ise sessiz sedasız bir yoğun bakım odasında atımı duran eski bir kalbin son, kırgın fısıltıları…
İlk haber, magazin dünyasından çok daha fazlasını anlatan, şaşaalı ama içi boş bir modern zaman masalı gibi. Tartışmalı rapçi Kanye West, Avrupa Birliği’ndeki yasakların, iptal edilen turnelerin, İngiltere’den İtalya’ya uzanan kapı dışı edilmelerin ardından soluğu İstanbul’da almış. Hafta sonu Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nu dolduran 118 bin kişiye seslenirken, mikrofonu eline alıp büyük bir kibirle haykırmış: “Biz az önce tüm zamanların en büyük stadyum performansıyla rekor kırdık!”
Kafasını antisemitizmin karanlığına gömen, “Nazi” olduğunu iddia edecek kadar pusulasını şaşıran bir adamın, kaybettiği itibarını stadyum koltuklarını sayarak geri kazanmaya çalışması ne acı. Sahne ışıklarının altındaki o devasa kalabalığın gürültüsü, aslında içindeki o derin yalnızlığı ve ahlaki çöküşü bastırmak için bir kalkandan ibaret. İnsanlık olarak nereye koştuğumuzu sorgulatan cinsten bir manzara bu; binlerce genç, dışlanan ve nefret kusan bir figürün arkasından “rekor” çığlıkları atıyor. Biz, egolarını stadyumlara sığdıramayan, milyon dolarlık piyasa değerleriyle övünen yapay bir dünyanın figüranları haline gelmişiz.
Tam bu gürültülü “güç ve başarı” gösterisinin ortasında, gözüm ikinci habere kayıyor. Türk televizyonculuğunun bir dönemine damga vurmuş o meşhur ses, Reha Muhtar 66 yaşında Bodrum’da bir hastane odasında kalp yetmezliğinden hayatını kaybetti. Ölümünün ardından, 2024 yılında evinin merdivenlerinden düşüp beyin kanaması geçirdikten sonra hastane çıkışında kurduğu o son sözler dökülüyor sosyal medyaya: “Sağlık çok önemli. Her şey benim derken bir anda hiçbir şeyiniz kalmayabiliyor hayatta… Etrafımdaki herkes elimdeki her şeyi aldı, çocuklarım da dahil her şeyimi aldılar.”
Şimdi bu iki resmi yan yana koyun.
Bir tarafta, dünyanın en büyük stadyumunda 118 bin kişiyi topladığını iddia ederek “Ben buradayım, en büyüğüm” diye haykıran, kibrin zirvesindeki bir dünya yıldızı… Diğer tarafta ise, ömrünü ekranlarda, kameraların, şöhretin ve paranın tam göbeğinde geçirmiş ama hayatının son demlerinde “Her şey benim derken bir anda hiçbir şeyiniz kalmayabiliyor, herkes her şeyimi aldı” diyerek yalnızlık ve kırgınlık içinde son nefesini veren bir insan.
Modern dünya bize sürekli stadyumları doldurmayı, piyasa değerimizi yükseltmeyi, en güçlü ve en zengin olmayı pompalıyor. Tıpkı Dünya Kupası arifesinde güncel piyasa değerleri açıklanan ve milyon eurolarla tartılan Milli Takım futbolcularımız gibi; insanı sadece bir “rakam”, bir “rekor” veya bir “borsa değeri” olarak görüyor bu sistem. Oysa Reha Muhtar’ın o gidenlerin ardından boşlukta asılı kalan son sözleri bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor: Şöhretin spot ışıkları söndüğünde, stadyumlar boşaldığında ve o milyon euroluk kontratların hükmü bittiğinde, elimizde kalan tek şey çırılçıplak insanlığımız ve yanımızda kimin kaldığı oluyor.
Kanye West’in İstanbul’da kırdığını iddia ettiği o içi boş seyirci rekoru, yarın başka bir sansasyonun gölgesinde unutulup gidecek. Ama bir insanın yapayalnız bir hastane odasında, sevdiklerine duyduğu kırgınlıkla attığı o son çığlık, insanlığımızın asıl mağlubiyetidir.
Keşke stadyumları dolduran o yüz binlerce insan, hayatın sahte parıltılarına kapılıp rekorlar peşinde koşmak yerine; gitmeden önce birbirimizin elini tutabilmenin, o çelikten egolarımızı bir kenara bırakıp sadece “insan” kalabilmenin hakkını verebilseydi. Çünkü günün sonunda, dünya ne kadar büyük bir stadyum olursa olsun, hepimiz o küçücük kalp odacıklarında biriktirdiğimiz yalnızlık kadarız.

